Yaratıcılığın mutfağı kentler… Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Mahzuni Şerif, Marquez…

“Kent” deyince daha çok caddeleriyle, sokaklarıyla, binalarıyla bir yaşam ortamı akla gelir ama siz kitabınıza ad olarak “Kentlerin Kalbi”ni seçmişsiniz. Kentlerin kalbi mi var?

Kentlerin de ülkelerin de kalbi vardır. Bazı ülkelerin kalbi tarihi mekânlar, bazı ülkelerin kalbi inanç merkezleri, bazı ülkelerin kalbi olan kentler gibi kentlerin de kalbi vardır. Birine göre Kayseri’nin kalbi Mimar Sinan bir başkasına göre görkemli Erciyes Dağı, kimi için Âşık Seyrani, kiminin dilinde Kayseri deyince Gesi Bağları türküsü, Turizm dünyasının seslerine göre Kapadokya’nın başkenti, kadın dayanışması gösteren benim için Kayseri’nin kalbi yazar Latife Tekin’dir…

Kitabım Ekim ayında raflardaki yerini aldı, sosyal medya paylaşımları sonunda herkes kentlerin kalbi sözcüğünü bir de yerel seçimlere giderken kullanmaya çoktan başladılar bile. Her kentin kalbi o kentle bütünleşen insana göre değişir. Kentleri de yaşatan kentlerin kalbidir. Kentlerin kalbi tarihtir, sanattır, doğa harikaları ve insanlardır.

Kentler sadece binalardan, caddelerden, ibaret değildir, her kentin bir kimliği, ruhu, bir de kalbi vardır.

Kentleri anlatmaya ilk kitabınızla başlamıştınız aslında. İlk kitabınız Hüznün Coşkusu Altındağ, sokaklarıyla, gecekondularıyla, insanlarıyla yaşayan bir kent panoraması çiziyordu ve ödül almıştı. Kentlerin Kalbi nasıl ortaya çıktı, bu kitabın hikâyesinden bahsedebilir misiniz?

Her yazar yazın mutfağını bir kente, bölgeye hatta köye kurar. O yazın mutfağından yazarak ses verir, ses duvarını aşar. Öyle ki bazı bölgeler, kentler o yazarla bilinir, o yazar o kentle bütünleşir, o kenti çağrıştırır. Yaşar Kemal deyince Çukurova bulut algısı yaratır. Rıfat Ilgaz Cide’dir. Aydın Boysan Fındıklı. Mahzuni Şerif’in bulut algısı Maraş’tır. Tüm ülkenin Mahzuni Şerif’i olsa da doğduğu kentle bilinir.

Gabriel Garcia Marquez “ Bir Ömür” kitabında Cartagena’sını şöyle anlatıyor:

“Cartagena, eski halinin uzak bir hayali gibiydi. 1533’te İspanyolların gelişiyle, İspanya’yı Karayiplere ve güney Amerika’ya bağlayan hayati bir kale ve kısa süre sonra da bütün Yeni Dünya’da kölelerin toplanması ve satışında en önemli kentlerden biri olmuştu. Bu karanlık maziye karşın, Latin Amerika’nın en zarif, en güzel kentlerinden biri de oydu. Ve öyle kaldı…”

On dokuzuncu yüzyılda bağımsızlığın kazanılmasından sonra Barranquilla gelişip Kolombiya’nın gereksinim duyduğu büyük ticaret kentine dönüştü. Cartagena ise durgunlaştı, yaralarını sarıp yaslarını atlattı ve ihtişamlı geçmişinin, mahvedilmiş güzelliğinin bilgisiyle kendini teselli etti. Bu gözden düşen kent Garcia Marquez’in yeni yurduydu.

Karayipler’e dönmüştü işte; insan bedeninin güzelliği, çirkinliği ve kırılganlığıyla, olduğu gibi kabul edildiği dünyaya dönmüştü, duyuların dünyasına dönmüştü. Bu destansı kenti ilk defa gördüğü anda, kentin hem ihtişamı hem de terk edilmişliği onu çarpmıştı.

Önceleri sömürgelerin limanı Cartagena yazarların da yazın limanı olmuştu.

Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez bu kent için diyor ki:

“Tüm kitaplarım döner dolaşır bir şekilde Cartagena’ya dokunur.

Ve zaman ilerleyip anılarımı canlandırmak istediğimde, her zaman Cartagena’dan bir olayı, yeri ve karakteri çağırırım…”

Ah Marquez ah!

Benim tüm yazılarımda Altındağ Hüznün Coşkusu kitabımdaki olaylar, insanlar hep kalemime dolanır. Senin Cartagena kentin kadar güzel bir kent değildir. Ne denizi ne de sığınılacak bir limanı vardır. Göçle gelen insanların çoğu umutkondularını sığınmak için yapmıştır…

Yine de biz, bu güneş ülkesinin çocukları, Ankara’nın neresinde dursak, kendi yoksul semtimizi görürüz. Akşam karanlığı! Anıtkabir’den Altındağ’a bakıyorum. Hava dumanlı. Altındağ’ın ışıkları korkak korkak yanıyor. Hıdırlıktepe, süslenmiş yılbaşı ağaçları gibi. Hisar’da bayrağımız dalgalanıyor. Gözlerim, Bentderesi’nden Atıfbey sırtlarına doğru ışıkları tarıyor. Oyuncak kente benziyor. Oynana oynana kırılmış ve hüzne dalmış.

Kentin yoksul tepesi Altındağ, hep dediğim gibi altı dağ üstü göktür.

12 Mart’ın üç fidanı Ulucanlar Cezaevi’nde asılır. 12 Eylül’ün ilk idamı mahallenin sarışın gencidir. 70’lerde 80’lerde en güzel şiirlerini yazan bestelerini yapan Mahzuni Şerif’in ve Neşet Ertaş’ın sazını çaldığı, konup göçtüğü Altındağ içinden kentin başka semtlerine göç etse de küçük izleri yara gibi kalır.

İki binli yıllar sonrası Ulucanlar Cezaevi Müze olarak yaralarını sarmaya, geçmişle yüzleşmeye çalışır. Kentin neresinden bakarsak bakalım yoksul tepemizin ışıkları korkak korkak yanmayı sürdürür…

Yazın mutfağım Altındağ’a öyle kurulmuştur ki Avrupa kenti Atina’da aldığım ödülün manşeti bile ‘Altındağ’dan Atina’ya atılır.

Sevgili Marquez, senin Cartagena’n, Karayip Denizinin kıyısındaki en güzel kenttir. Öyle güzeldir ki sadece Kolombiya’nın değil tüm Latin Amerika ülkelerinin yüzük kaşıdır…

Sarı ışıklı bu kent sadece senin değil başka şair ve yazarlarında mutfağıdır. Romanların, filmlerin kalbidir. Bir kentte böyle olmalıdır. Doğa güzelliklerine bir de kenti yönetenler güzellik katarsa o kentte nefes almak ödüldür…

Marquez okuyanlar bilir ki Cartagena, Marquez’in romanlarıyla korsan öyküleri arasında dalga sesleriyle gezinen bir kent, anılar sandığı bir limandır.

Hüznün coşkusu Altındağ’da Anadolu’nun özeti, göçle gelenlere kucağını açan altını düşlerde bir kentimdir…

Yazarlar kentlerin derdini dert eder. Onların kalbine yolculuğa çıkar. Kentleri ölümsüz kılan, onları gözbebeği yapan, yaralarını saran, güzelliğini gün ışığına çıkaran yazarlardır. Yazarların mutfağı olan köyler, kasabalar, kentlerin de ölümsüz kalbidir…

Kitapta kentler anlatılıyor ama bu bir turistik rehberlik kitabı değil. Ankara’dan Paris’e, Hakkâri’den Arjantin’e, Erzincan’dan, Sivas’tan Frankfurt’a, Güney Afrika’ya, Kanada’ya, Hindistan’a akan bir duygu yolculuğu var. Bu kadar farklı kültürler, ülkeler, kentler bu kitapta nasıl buluştu?

Toplumsal uğraşlarım nedeniyle dört kıtaya, onlarca ülkeye konup göçtüm. Siyasi çalışmalarımda insan yüzlerinde molalar verdim. Lezzet duraklarına uğradım. Sendikal mücadelemde kentler, tarih, doğa ve emek dünyası güzellikleri, kadın hakları yolculuklarımda başarı öyküsü yazan kadınlar, sanat etkinliklerimde yaşama özgü tüm güzelliklere yoğunlaştım. O ülkelere, kentlere gitmeden araştırmalar yaptım, kitaplar okudum. Günlüklerime notlar aldım. Yaşam sonucu birikimlerimle bu kitap oluştu. Günler, aylar, yıllar verdim.

Kültürlerin yüzünün birbirine ne kadar dönük olduğuna tanık oldum. Gittiğim ülkelerin Yunus Emrelerini, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Köroğlularını sordum, öykülerini dinledim.

Gördüm ki ülkeler arası beton, demir köprüler yıkılıyor kültürel köprüler ölümsüzlüğünü koruyor.

Kültürel köprüler kurmayı başarmalıyız.

Kitapta dikkat çektiğiniz konulardan birinin kentlilik bilinci olduğunu görüyoruz. Kentlilik bilincini nasıl tanımlıyorsunuz, neden önemlidir?

Kentli olmak, doğduğunuz büyüdüğünüz, anılar biriktirdiğiniz kentinizi unutmanıza neden olmaz. Tam tersi onun dokusunu, ruhunu, size katkılarını anımsatır. Sizde kalan güzellikler sizi oraya çeker, özlem tüketir, tutkuyla bağlanırsınız. Sevdalı olduğunuz kent sayıları çoğalır. Doğduğunuz kenti, ilçesini, köyünü, yaşadığınız kente dernek olarak taşımak yaşadığınız kente ihanet etmektir…

Kentliliğe karşı direniş örgütleri kurmaktır!

İnsanların doğdukları, doydukları kentler vardır. Yaşadığınız kent doğduğunuz kent olmayabilir. O kentte yaşıyorsanız o kentle bütünleşmelisiniz. Yaşadığınız kentle bütünleşmek kentli olmaktır. O kentin tarihi ile kişisel tarihiniz yazılacak, kentin ruhunu içsesinizle bulacak, kentin dokusuna dokunanlara dokunacaksınız. Yoksa kentli olamazsınız!

Paris’te Strazburglular, Metzliler ya da Roma’da Venedikliler, Napolililer Derneği göremezsiniz…

Kenti kent yapan içinde yaşayanlardır. Kentle bütünleşmek kente verdiklerimizle ilintilidir. Kent insanı geliştirir. Kentli olmak ayrıcalıklı olmaktır. Çünkü kentlilik bilinci insanı yurtsever, doğasever, hayvan sever, insan sever yapıyor.

Kentlilik insana onurlu duruş sergiletir.

Dünyanın farklı ülkelerinden kentleri anlatırken kentin ihtiyaçlarına, insanların kentten beklentilerine de özel bir yer ayırıyorsunuz. Buradan yerel yönetimlerin öncelikli görevlerini de ortaya koymuş oluyorsunuz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kent ve insan iç içe kavramlar. Birbirini besleyen, üretken kılan, mutlandıran ve bütünleştiren kavramlar. Bu kavramların içini doldurup, kentlerimizde sağlıklı, üretken, barışık ve mutlu yaşamak elimizde ve katkılarımızda saklıdır. Kadınlar, kentlerin yönetimine katılmalı ve örgütlerinin sesini taşımalı, kentlere kadın eli değmeli diye yıllardır söylüyor ve yazıyorum.

Kentlere kadın eli değmeli; ama bunun bir slogan olarak kalmaması için kent kültürü, kent dokusu, kent yönetimi, kent güvenliği ve çağdaş yerel yönetim anlayışı için sürekli çalışmalar yapılmalı. Kente, sevdiklerimize gösterdiğimiz özeni göstermeliyiz. Kadınların, kentlerle bütünleşmesi, yaşadıkları kentlere kattıklarıyla yaşam bulur.

Yaşadığımız kentin simgelerini silen, anılarımızdaki mekânları yok eden, kenti kirleten, kent dokusunu bozan yerel yöneticilerle mücadele etmeliyiz. Kentlilik bilincini önce kendimiz de sonra da çevremizdeki insanlarda geliştirmeliyiz. Kentler bizim aynalarımızdır. Bilin ki, kent yaşanılırsa, kentte yaşam kolaylaştırılmışsa hele bir de yavaş kentse kadın o kentte mutludur. Kısacası kent kentse kadın da kadındır…

Kentlerin Kalbi kitabım Belediye başkanı olmak isteyen, olan kent yöneticileri için iyi bir yol arkadaşıdır. Çocuk edebiyatı yıldızlarından Mavisel Yener’in önerisi liselerde, Prof. Dr. Işın Çelebi’nin önerisi üniversitelerde ek ders kitabı olmalıdır.

Kentlerin Kalbi ile ülkenizdeki kentlere ve dünya kentlerine yolculuğa çıkın.

Felsefeci ve ilahiyatçı Augustinus Aurelius demiş ki:

“Dünya bir kitaptır. Hiç seyahat etmeyen biri, kitabın sadece bir sayfasını görür.”

Ve kitabın yazarı olarak;

Çizer Can Ersal’ın desenleri ve Bilgi Yayınevi Editör Mesut Örs’ün katkıları için bin teşekkür.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*